"2010 Kuşağı Öykü Kanonu" adını verdiğimiz ve Türk öyküsüne dergilerde, kitaplarda hayat veren yazarlarımızla birlikte bir soruşturma gerçekleştiriyoruz. Öykücüler, hem kendilerini anlatacak hem de öykü anlayışlarının penceresindeki görünen dünyayı bize aktaracaktır. Sekizinci soruştumamıza yanıt veren öykücü ve mütercim Eda İşler olacak. 1988 yılında Tokat'ta dünyaya gelmiştir. Uludağ Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezundur. Öyküleri; Heceöykü, Post Öykü, Öykü Gazetesi, Dergâh, Türk Dili dergilerinde yayımlanmıştır. Çeviri çalışmalarını kişisel blog sayfasında ve Oggito'da okurlara sunmuştur. İlk öykü kitabı Kaza Süsü 2019'un Nisan ayında Dergâh Yayınları'ndan çıkmıştır. Eda İşler için ilginç bir bilgi arıyorum ama bulamadım. Sadece şunu söyleyebilirim, tweetlerindeki kitap alıntıları ve kültürel paylaşımlar siz okuyucularımızın da ilgisini çekecektir, bir bakın derim.
1- Metinlerinizi var eden
dil olan Türkçeye
bir gün minnet borcunuzu ödemek
için
ne yapmak istersiniz?
Ölene kadar Türkçe eserler okumak ve yazabildiğim kadar uzun süre yazmak
istiyorum. Belki o günlerden birinde ödemiş olurum borcumu.
2-Türkçede öykünün
şimdiki ve gelecekteki hâli nasıldır?
Bu soru sıkça soruluyor. Sorunun işaret ettiği de zannediyorum günümüzde
öykü türünün popülerliği ve bu alanda yazılan eserlerin artması meselesi. Ben
bu duruma geçmişteki öykü tanımının değişmesinin neden olduğunu düşünüyorum.
Evet, yani kabul edelim ki öykünün tanımı değişti artık. Okunan eserlere de
sirayet etti bu ve öykünün okunma oranını etkiledi. Çok eskiden öykü türüne
romanın özeti gözüyle bakılırdı, tasvirlerin kıt, karakterlerin daha yüzeysel
ve mekânların da sınırlı olduğu gerekçesiyle, nitekim eskiden, kurmaca bir
eserin nitelikli olması tam da bunlara bağlıydı. Bu yüzden romana oranla daha
az okunurdu öykü. Ama artık dünya değişti, sosyal sorunlar küresel hâle geldi,
dertlerimiz tekdüzelikten sıyrıldı, insanın daha katmanlı olduğuna, öykünün
daha derinlikli bir tür olduğuna karar verildi,
bunların yanı sıra zamanımız da tabii, eskiye oranla daraldı, insan
dediğimiz varlık bilgiye olduğu gibi kurmacada sonuca da kısa sürede ve kolay
yoldan ulaşmaya alıştı. Öyküyü bir hap gibi gördü. Bir çırpıda yutulan, kolayca
iyileştiren, hem bilgi hem haz veren bir tür olduğunu keşfetti onun. Bütün
bunlar yazarları da özgürleştirdi. Genelden özele birçok konuda yazma cesareti
gösterdiler, ulaşılabilir olmanın rahatlığı ve okuyucuyu tasvire boğmak
zorunda olmamanın getirdiği güvenle kalemleri esnedi. Okuyucu da daha çok
tercih eder oldu bu yüzden öyküyü. Gelecekte de durum değişmeyecek. Öykü her
zaman çok okunan bir edebi tür olarak kalacak. Ama yazarlar ileride bugünkü
gibi yazmayacaklar. Biz de eskisi gibi yazmıyoruz. Dil, canlı olduğu sürece
büyüyüp gelişir, değişir, türler de öyle.
3-Öykü, hayatın neresindedir?
Öykü, devam eden, biten,
yaşanmamış, yaşanmayacak veya muhtemelen yaşanacak her şeyin içinde. Öyle veya
böyle var olması gereken her şeyde, bazen zamanın büyüteci altında, ara sıra da
uzakta. Ben, hayatı bir öykü gibi değil de resim gibi görmeye çalışırım
genellikle. Bu yüzden öykü, ufak imgelerin tamamladığı bir resimden ibaret
benim için. Resimlerin de sesi, kokusu ve cümleleri var.
4-Öykünün penceresinden Türk şiiri nasıl görünüyor?
Şiiri seviyorum,
seyrediyorum da. Ama biraz uzaklarından geçiyorum seyrederken.
5-Yeni medya, edebiyat ve
sanata nasıl katkılar veriyor?
Medyanın, teknolojinin,
edebiyata ve sanata sunduğu katkılar yadsınamaz ve ben bu durumdan son derece
memnunum. Kitap okumanın kolaylaşması, bilginin her an elinizin altında olması,
yazarları da okurları olduğu kadar geliştiriyor. Daha ulaşılabilir olduğunuzda,
seçenekleriniz arttığında, daha çok üretiyorsunuz. Fakat bazen bilgi o kadar
büyüyor ve kapılarımız öyle yakından çalınıyor ki, bütün bunları nasıl
okuyacağız, her şeye nasıl yetişeceğiz duygusuna da kapılıyorum. Niteliğin
düştüğü, niceliğin arttığı bir yola doğru sürüklendiğimizi ve bunu
durduramayacağımızı düşündüğüm de oluyor zaman zaman.
6-Türk edebiyatındaki
eleştirinin icrası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Biraz evvel nicelik
arttıkça niteliğin düştüğü korkusunu yaşadığımı söylemiştim. Eleştiri icra eden
insanların da bu korku ve önyargıyla yaklaştığını düşünüyorum metinlere. Metnin
içeriğinden çok yazarın ruh haline odaklananlar da, sıkı kitap okuru olduğunu
söyleyip kendini her metni eleştirebilecek yetide görenler de oldukça fazla.
7-Yeryüzüne dayanabilmek,
özgürlüğe
kaçmak
için
ne/ler yapıyorsunuz?
Seyahat ediyorum. Hayatla
elimden geldiği kadar savaşım halinde olmamaya gayret ediyorum. Koşar adım
yürümüyorum, sakin kalıyorum. Yazıyorum.
8-Politik düşünceniz bu ülkeye neler söylüyor?
Umutsuzluğun sınırlarında
gezinmeyi de, o sınırdan dönmeyi de öğrenmemiz gerek.
9-Sanat muhalif midir?
Sanat muhaliftir elbette.
Aksi halde cümlelerin altı bomboş, anlam kupkuru olurdu. Eskinin izinden
gidecek ve ona itiraz etmeyeceksek, yeni ve bize ait bir cümle kurmayacaksak
yazmanın ne anlamı kalır ki?
10-Bu sözcükler hakkında ne düşünüyorsunuz:
Kader, gelecek, günah,
ölüm,
rüya, kayıp, zaman.
Kader, bilinçsizce
didişip durduğumuz, sonunda mutlaka boyun eğdiğimiz her şey.
Gelecek, kendimize vaat
ettiklerimiz.
Sürüklenmişlik ve
bırakılmışlık duygusunu günahla ilişkilendiriyorum. Tabii insan, kendini de
sürükleyebilir ve sürüklediği yerde terk edebilir.
Aklın ve belleğin
işleyişinden uzaklık, duyamamak, savaşamamak, salt yoksunluk, benim için ölüm.
Rüya, bazen içinde
olduğumuz gerçeklikten daha gerçek olan.
Kayıp, görmeyi
unuttuklarımız.
Zaman, içinde mi dışında
mı olacağımıza karar veremeden geçip giden.

Yorumlar
Yorum Gönder