"2010 Kuşağı Öykü Kanonu" adını verdiğimiz ve Türk öyküsüne dergilerde, kitaplarda hayat veren yazarlarımızla birlikte bir soruşturma gerçekleştiriyoruz. Öykücüler, hem kendilerini anlatacak hem de öykü anlayışlarının penceresindeki görünen dünyayı bize aktaracaktır. Yirmi birinci soruştumamıza yanıt veren öykücü Ömer Çelik olacak. 1989'da Edirne'de doğdu. Sakarya Üniversitesi Türkçe bölümünden 2011 yılında mezun oldu. Beş yıl öğretmen olarak çalışmasının ardından bir üniversiteye araştırma görevlisi olarak atandı. İlk öyküsü 2012 yılında Fayrap dergisinde çıktı. Sonraları ise öyküleriyle ve yazılarıyla Dergâh, Heceöykü, Kurgan, Dil ve Edebiyat, Lacivert, Ay Vakti, Mahalle Mektebi, Post Öykü, Muhayyel, İtibar dergilerinde göründü. İlk öykü kitabı Acı Yok 2018 yılında İz Yayıncılık'tan çıktı. Arama motoruna yazarımızın ismini yazınca siyasetten haberler çıkıyor. Kendisini bulmakta zorluk çekmeniz muhtemeldir.
1- Metinlerinizi var eden dil olan
Türkçeye bir gün minnet borcunuzu ödemek için ne yapmak istersiniz?
Beş
yıla yakın bir süre Türkçe öğretmenliği yaptım, şimdi araştırma görevlisi
olarak bu alanda doktora yapıyorum. Yaşadığım otuz yılın yarısından bu yana güzel
metinler yazmaya çalışıyorum Türkçeyle. Türkçe benim yuvam, yuvanıza minnet
borcunuzu ödeyemezsiniz. Ödemekle bitmez bu. Fakat Türkçenin köklü geçmişine
layık eserler yazmak, onun güzelliklerini, imkânlarını ortaya koyarak
başkalarının da onu tanımasını, sevmesini, ona hassasiyet göstermesini sağlamak
isterim.
2-Türkçede öykünün şimdiki ve
gelecekteki hâli nasıldır?
Öykü,
romana geçiş vasıtası olmadığını kabul ettirdi uzun yıllar önce. İyi öykü
yazmanın birçok yolu olduğunu, öykünün ele avuca gelmez hâlinin getirdiği
imkânları biliyoruz. Çeşitli arayışların, yaklaşımların sonucunda eskiye
nazaran daha özgün, başarılı metinler çıkıyor ortaya. Ben, edebiyat dergilerini
düzenli takip etmeye başladığım sekiz yıl öncesine oranla, dergilerde ilgimi
çeken metinlerin arttığını düşünüyorum. Geleceği kestirmek zor fakat şu anda
öykünün rağbet gördüğünü söyleyebilirim. Tabii rağbetin yanında niteliksizliği
getirme tehlikesi var fakat ben bu rağbetten kazançlı çıkacağımızı umuyorum
gelecek adına.
3-Öykü, hayatın neresindedir?
Her
sanat gibi öykü de hayattan beslenir. Hayatın yanı başındadır ama hayatın kendisi
değildir. Hayatın içinde de değildir bence. Bir kolu hayatın koluna girmiştir,
diğeri hayalin.
4-Öykünün penceresinden Türk şiiri
nasıl görünüyor?
Edebiyat
dergilerini, dergilerden tanıdığım şairlerin şiir kitaplarını takip ediyorum
ama Türk şiiri hakkında kapsayıcı bir yargıda bulunmam zor. Fakat çok sesli ve
zengin bulduğumu söyleyebilirim şiirimizi.
5-Yeni medya, edebiyat ve sanata
nasıl katkılar veriyor?
Yeni
medya, edebiyatı ve sanatı hem olumlu hem olumsuz anlamda etkiledi.
“Popülerlik” kavramı çok önem kazandı mesela. Kitlelere ulaşıp başarı kazanan
eserin kalitesi, ikinci plandaki bir konu artık. Rağbetin getirdiği garabete
örnek gösterebilirim bunu. Elbette
aksi istikamete bakıp, sanattan anlayanların medya sayesinde
birleşebildiklerini, bir kamuoyu oluşturduklarını da düşünebiliriz. Züğürt
tesellisi olarak. Edebiyatın
içeriği açısından ele alırsak, özellikle sosyal medya mizahındaki ironinin
öyküde karşılık bulduğunu düşünüyorum. Tabii daha rafine bir şekilde. Sosyal
medyadaki ucuz aforizma sevgisinin de basılı yayınlarda karşılığını
görebiliriz. Bunların rafine bir hâlinin olduğuna inanmıyorum. Yine sosyal
medyadaki özlü sözleri, nasihatleri hatırlatan yazılarla dolu, çoksatan
kitaplar yayımlanıyor bolca. Yeni
medya özellikle edebiyatı dönüştürüyor. Elbette yeni medyadaki imkânları roman,
öykü gibi formlara aktararak özgün, olumlu denemeler yapmak mümkün ama ben günün
sonunda, yeni medyadaki hızın, “en akılda kalacak şekilde oluşturulmak” dışında
hiçbir noktası önemsenmeden yazılan iletilerin, bağımlılık haline gelen beğeni
ifşasının ve beğenilmek arzusunun edebiyata destekten çok köstek olduğunu
düşünüyorum.
6-Türk edebiyatındaki eleştirinin
icrası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Nitelikli
eleştirinin gereğinden az olduğunu düşünmekteyim. Eleştiri başlığı altında
yayımlanan yazılar, ekseriyetle kitap tanıtımına kaçıyor. Eleştirmen bunu,
kendini sağlama almak için yapıyor bence. Tabii bazı eski dönemlerdeki gibi, “Eseri
yazana kalem bıraktıracak kadar sert olmalı eleştirmen,” demiyorum.
Dergilerdeki eleştiri/kitap tanıtımı yazılarından hareketle aldığım bazı
kitaplar gerçekten kötüydü, o zaman eleştirmenin vazifesinin değerini daha iyi
anladım. En azından okurda kitap hakkında gerçekçi bir fikir uyandırmalı
yazdıklarıyla.
Eleştiri
yazılarının çoğunda kullanılan ifadeler, bana aşağı yukarı aynı kalemden çıkmış
gibi geliyor. “Yazarın yalın bir dili var, küçük insanın hikâyesini ustalıkla
anlatmış, hayatın içinden öykülerin bulunduğu kitap, bizden öyküler size
tanıdık gelecek…” Hayatın içinden öyküler bir yenilik getirmiş mi mesela? Küçük
insanın hikâyesini (bu tanımı da sevmiyorum aslında) birbirinden değerli
ustalar yıllarca yazmışken, biz bu kitabı niye okumalıyız? Bunları merak
ediyorum ben.
Yazarı
tanımanın eleştiriye etki ettiğini düşünüyorum. Doğrudan tanımak zorunda değil
eleştirmen, ileride yolunun kesişme ihtimalinin olması da bu dediğime dâhil. Bu
tip durumlarda kitap hakkında yazmak için bir öncelik doğuyor. Kim olduğunu,
arkadaş çevresini bildiği biri hakkında yazmak daha konforlu geliyor
eleştirmene. Eser kadar yazarı da göz önünde bulunduruyor. Ayrıca birkaç
noktayı bu aralar fazlaca merak ediyorum. Bir eleştirmenin arkadaşı, kötü bir
kitap yazmaz mı? Yolun başındaki yazarların eserleri hakkında, nadiren de olsa,
olumsuz eleştirilere rastlıyorum ama deneyimli yazarların öykü kitaplarında hiç
eksik bir yan olmaz mı? Merak ettiğimden soruyorum.
Tüm
bunların yanına, eleştirmenin işinin gerçekten zor olduğunu ve bu işi hakkıyla
yapmaya çalışan birçok ismin bulunduğunu eklemek isterim.
7-Yeryüzüne dayanabilmek, özgürlüğe
kaçmak için ne/ler yapıyorsunuz?
Eskiden,
liseliyken ya da yirmilerimin başındayken, “yeryüzüne dayanamamak” favori
dertlerimdendi. Bununla başa çıkmak için kitaplar okur, filmler izler, bolca
yazar, akademisyenlik yaptığım ve büyük bir yazar olduğum hayaller kurardım.
Sonra
evlendim, akademisyen oldum, çocuğum oldu, otuzuma vardım. Bu süreçte öykülerim
yayımlandı, bir kitabım basıldı. Yeryüzünde bulunduğuma sevinir oldum. Demek
istediğim, biraz önce saydıklarımı (hayaller başka safhalara ulaştı elbet) şimdi
de yapıyorum ama artık yeryüzüne dayanmak, özgürlüğe kaçmak için değil.
Sevdiğim için. Yeryüzüne gerçekten dayanamayanların, bu saydıklarımla hayatta
kalmalarını zor buluyorum. Hayat bana, eksikliğini duyduğum bir şeyin yerine
başkasını ikame edemeyeceğimi öğretti. Yani bir şekilde ikame etmiş gibi
yaparsın ama bunun senin vehmin olduğunu da bilirsin içten içe. O histen
kurtulmak için, kötü hissetmene neden olan şeyle yüzleşmelisin. Zor da olsa. Benim
aklıma “yeryüzüne dayanamayan” deyince Hemingway, Pavese, Sadık Hidayet gibi
isimler geliyor.
8-Politik düşünceniz bu ülkeye neler
söylüyor?
Bir
ülkeye, özellikle ülkemize politika hakkında bir şeyler söylemek oldukça zor.
Siyasetin hayatımızda kapladığı alanı geç fark etmiş biri olarak, benim için
daha da zor. Bir şey söylemem gerekse, “İtidalli ve adil olalım, birbirimizi
anlamaya çalışalım,” derdim. Bunu da politik görüşümden ziyade kişiliğim
nedeniyle söylemiş olurdum.
9-Sanat muhalif midir?
“Muhalif”
kelimesini hangi bağlamda kullandığımıza bağlı. Sanatın çoğunluk, değerler,
yerleşik düzen gibi kavramlara daima muhalif olduğunu düşünmüyorum. Fakat
insanın içiyle, duygu ve düşünce dünyasıyla ilgili meselelere gelirsek, sanat
eserini üretenin bir şeylerle sorunu olduğuna inanırım. Bu açıdan bakınca, kişi
büyük ihtimalle en azından kendiyle ilgili bir duruma muhaliftir. Karşı
çıkıyordur ona. Onunla cebelleşiyordur. Elbette, büyük bir dinginlik içinde
üretenler de vardır. Neyi, niçin yaptığını berrak bir kafayla hesaplayarak,
kitlesinin kendisinden ne beklediğini bilerek...
Sonuç
olarak “Bireysel veya toplumsal, herhangi bir şeye muhalif midir sanat?”
derseniz, çoğunlukla muhaliftir diyebilirim.
10-Bu
sözcükler hakkında ne düşünüyorsunuz: Kader, gelecek, günah, ölüm, rüya, kayıp,
zaman.
Kader:
Çözülmesi uzun süren bir bilmece. (Çok mu klişe oldu?) Umarım bu süreçten zevk
alanlardansınızdır.
Gelecek:
İçimde hep bir “gecikmiş gelecek” hissi vardı. Yani hayatımın en güzel
dönemleri ileride önüme çıkacaktı ve benim onlara ulaşmam için çabalamam gerekliydi.
Bir süredir bunu hissetmiyorum. Bu hisle dolduğum zamanlar, bazen yorulduğumu,
anı yaşayamadığımı düşünürdüm; ama şimdi, bu hissi duymadığım için daha iyi
olduğumu söyleyemem.
Günah:
Kaçınmak lazım.
Ölüm:
Vakti geldiğinde, iç huzuruyla, yıllardır beklediğim bir dost gibi karşılamak
istiyorum onu. Yaşadığımın bana yetmesini istiyorum.
Rüya:
Eskiden büyük anlamlar yüklerdim gördüklerime. Şu an, uzun zamandır dişe
dokunur bir rüya görmediğimi fark ettim. Belki artık rüyalarıma büyük anlamlar
yükleyemiyorumdur.
Kayıp:
Ürkütücü.
Zaman:
Ne de çabuk geçiyor Mona.
Yorumlar
Yorum Gönder